Menü
Kategoriler
14.02.2013 günlü, E:2011/150 K:2013/30 sayılı 663 Sayılı KHK hakkındaki Kararı
23/04/2015 Ana Sayfa

Esas Sayısı    : 2011/150
Karar Sayısı : 2013/30
Karar Günü : 14.2.2013

İPTAL DAVASINI AÇAN : Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Emine Ülker TARHAN ve Muharrem İNCE ile birlikte 116 milletvekili

V- ESASIN İNCELENMESİ

Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Hikmet TÜLEN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, dava konusu Kanun Hükmünde Kararname kuralları, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

E- Kanun Hükmünde Kararname’nin Tüm Maddelerinin Anayasa’nın 91. Maddesi Yönünden İncelenmesi

Dava dilekçesinde, KHK’nin ayrı ayrı tüm maddelerinin ve eki (I), (II) ve (III) sayılı cetveller ile listelerin Anayasa’nın 91. maddesinin birinci fıkrasında kanun hükmünde kararnameyle düzenlenmesi yasaklanmış alanlara ilişkin düzenleme içerdiği, bu nedenle Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 6., 7. 8., 87. ve 91. maddelerine aykırı oldukları ileri sürülmüştür.

1- KHK’nin 16. Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan “…gerçek ve…”, “…gizli dahi olsa…” İbareleri

KHK’nin 16. maddesinde, Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı düzenlenmiştir. Anılan maddenin (1) numaralı fıkrasında Başkanlığın görevleri sayıldıktan sonra dava konusu kuralı da içeren (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde, denetime tâbi olan gerçek ve tüzel kişilere, gizli dahi olsa bütün belge, defter ve bilgilerin talep edilmesi durumunda ibraz etme, para ve para hükmündeki evrakı ve ayniyatı ilk talep hâlinde gösterme, sayılmasına ve incelenmesine yardımcı olma ödevi yüklenmiştir.

Anayasa’nın 91. maddesinin birinci fıkrasında “Sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümde yer alan siyasî haklar ve ödevler…”in kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemeyeceği belirtilmiştir.

 Anayasa’nın Özel Hayatın Gizliliği” başlıklı 20. maddesinin birinci fıkrasında, “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.” hükmüne yer verilmiş, üçüncü fıkrasında ise “Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.” denilmiştir. Buna göre, Anayasa’nın 20. maddesinde düzenlenen ve “Kişinin Hakları ve Ödevleri” başlıklı ikinci bölümünde yer alan özel hayatın gizliliği ve kişisel verilerin korunması hakkına ilişkin olarak kanun hükmünde kararname ile düzenleme yapılması mümkün değildir.

KHK’nin 16. maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesiyle gerçek kişilerinin gizli bilgilerinin sağlık denetçilerine ibrazı zorunluluğunun getirilmiş olması, özel hayatın gizliliği ve kişisel verilerin korunması hakkına ilişkin bir düzenleme niteliğindedir. Dolayısıyla kural, Anayasa’nın 91. maddesinin birinci fıkrasına aykırıdır. İptali gerekir.

2- KHK’nin 23. Maddesinin (7) Numaralı Fıkrasının (c) ve (ç) Bentleri

KHK’nin 23. maddesinde, Sağlık Hizmetleri Kurulunun oluşumu, görev, yetki ve sorumlulukları ile sağlık meslek mensubuna uygulanacak yaptırımlar düzenlenmektedir. Anılan maddenin (6) numaralı fıkrasının (e) bendinde, meslekten geçici veya sürekli men etmeye karar vermek Kurulun görevleri arasında sayılmış, (7) numaralı fıkrasının (c) bendinde, meslek icrası esnasında neticesini öngörerek veya görevinin gereklerine aykırı hareket ederek veyahut görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek bir kişinin ağır derecede olmayan özürlülüğüne sebebiyet verenlerin üç aydan bir yıla kadar meslekten geçici men edilmesine karar verileceği, bu fiillerin beş yıl içinde tekrarı hâlinde verilecek cezalarda alt ve üst sınırların iki katı olarak uygulanacağı hükme bağlanmış, (ç) bendinde ise meslek icrası esnasında neticesini öngörerek veya görevinin gereklerine aykırı hareket ederek veyahut görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek bir kişinin ağır özürlülüğüne veya ölümüne sebebiyet verenlerin bir yıldan üç yıla kadar meslekten geçici olarak men edilmesine karar verileceği, bu fiillerin beş yıl içinde tekrarı hâlinde meslekten sürekli men kararı verileceği belirtilmiştir.

Anayasa’nın Suç ve cezalara ilişkin esaslar” başlıklı 38. maddesinin üçüncü fıkrasında, Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.” hükmüne yer verilmiştir. Anayasa’nın 38. maddesinde düzenlenen ve ikinci kısmınınKişinin Hakları ve Ödevleri” başlıklı ikinci bölümünde yer alan suç ve cezalara ilişkin hükümlerin kanun hükmünde kararnameyle düzenlenmesi mümkün değildir.

Dava konusu kurallar, Anayasa’nın 38. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gereken sağlık meslek mensuplarının meslekten geçici men ve meslekten men edilmesini gerektiren fiiller ile bu fiillere uygulanacak yaptırımlara ilişkin hükümler içerdiğinden, Anayasa’nın 91. maddesinin birinci fıkrasına aykırıdır. İptali gerekir.

4- KHK’nin 47. Maddesinin (1), (2) ve (3) Numaralı Fıkraları

 KHK’nin 47. maddesinde, Bakanlığın bilgi toplama, işleme ve paylaşma yetkisine ilişkin hükümler düzenlenmiştir. Anılan maddenin (1) numaralı fıkrasıyla, Bakanlık ve bağlı kuruluşlarına, mevzuatla kendilerine verilen görevleri, e-devlet uygulamalarına uygun olarak daha etkin ve hızlı biçimde yerine getirebilmek için, bütün kamu ve özel sağlık kurum ve kuruluşlarından; sağlık hizmeti alanların, aldıkları sağlık hizmetinin gereği olarak ilgili sağlık kurum ve kuruluşuna vermek zorunda oldukları kişisel bilgileri ve bu kimselere verilen hizmete ilişkin bilgileri her türlü vasıtayla toplama, işleme ve paylaşma yetkisi verilmiştir. Maddenin (2) numaralı fıkrasında, Bakanlık ve bağlı kuruluşlarının işlediği kişisel sağlık verilerini ilgili üçüncü kişiler ve kamu kurum ve kuruluşları ile ancak bu kişi ve kurumların bu verilere erişebileceği hususunda kanunen yetkili olması halinde ve görevlerini yapmalarına yetecek derecede paylaşabilecekleri belirtilmiştir. Maddenin (3) numaralı fıkrasında ise Bakanlık ve bağlı kuruluşlarının, mevzuatla kendilerine verilen görevleri yerine getirebilmek için gereken bilgileri, kamu ve özel ilgili bütün kişi ve kuruluşlardan istemeye yetkili oldukları ve ilgili kişi ve kuruluşların istenilen bilgileri vermekle yükümlü oldukları kurala bağlanmıştır.

Anayasa’nın ikinci kısmının “Kişinin Hakları ve Ödevleri” başlıklı ikinci bölümünde yer alan 20. maddesiyle güvenceye bağlanan özel hayatın gizliliği ve kişisel verilerin korunması hakkına ilişkin düzenlemeler içeren dava konusu kurallar, KHK’nin 16. maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…gerçek ve…”, “…gizli dahi olsa…” ibareleri için açıklanan gerekçelerle, Anayasa’nın 91. maddesinin birinci fıkrasına aykırıdır. İptali gerekir.

5- KHK’nin 55. Maddesi

KHK’nin 55. maddesiyle, Sağlık Bakanlığına, gerek kamuya ait gerekse özel kişi ve kuruluşlara ait bütün sağlık kuruluşlarında çalışmakta olan her kademedeki sağlık personeli için görevli olduğu sağlık kuruluşunun bulunduğu yerleşim yeri sınırları içinde ikamet etme mecburiyeti getirme yetkisi tanınmıştır. Bu mecburiyetin usul ve esaslarının ise Bakanlıkça belirlenmesi öngörülmüştür.

Sağlık personeline çalıştığı yerde ikamet mecburiyeti getirilmesi hususu, Anayasa’nın 23. maddesinde düzenlenmiş bulunan “yerleşme ve seyahat hürriyeti” ile yakından ilgilidir. Bu madde, Anayasa’nın ikinci kısmının ikinci bölümünde düzenlenmiştir. Anayasa’nın 91. maddesi gereğince bu bölümde yer alan hak ve hürriyetlerin KHK’lerle düzenlenmesi mümkün değildir.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 91. maddesinin birinci fıkrasına aykırıdır. İptali gerekir.

13- KHK’nin 13. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (e) Bendi

Dava konusu kuralla, Bakanlığın ve bağlı kuruluşların ihtiyacı olan tesislerin yapımının ve mevcut tesislerin yenilenmesinin kamu özel ortaklığı (KÖO) modeliyle gerçekleştirilmesine olanak tanınmıştır. KÖO modeli, özel sektörle kamu idaresi arasında, bir hizmetin tasarlanması, yapımı, kiralanması, ortaklık kurulması ve finansmanının sağlanması, işletilmesi gibi unsurların bileşiminden oluşan ve özel hukuk hükümlerine tabi sözleşmeler üzerinden uygulanan bir işbirliği modelidir. KÖO bir üst kavram olup, özel hukuk sözleşmeleri yoluyla yap-işlet-devret, yap-kirala, yap-işlet, işletme hakkı devri, tasarla-yap, yap-işlet-sahip ol-devret, tasarla-yap-finanse et-devret, ortaklık gibi birçok modelin birlikte veya ayrı ayrı uygulanmasına imkân vermektedir.

Türkiye’de, KÖO uygulamalarına ilişkin çerçeve bir kanun bulunmamakla birlikte 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’nun ek 7. maddesinde sağlık alanında KÖO modelinin uygulanmasına olanak tanıyan hükümler mevcuttur. Anılan madde uyarınca, yapılmasının gerekli olduğuna Yüksek Planlama Kurulu tarafından karar verilen sağlık tesislerinin, Sağlık Bakanlığınca verilecek ön proje ve belirlenecek temel standartlar çerçevesinde, kendisine veya Hazineye ait taşınmazlar üzerinde ihale ile belirlenecek gerçek veya özel hukuk tüzel kişilerine kırk dokuz yılı geçmemek şartıyla belirli süre ve bedel üzerinden kiralama karşılığı yaptırılması mümkündür. Bu amaçla Maliye Bakanlığınca, gerçek veya özel hukuk tüzel kişilerine Hazineye ait taşınmazlar bedelsiz devredilebilir. Bu şekilde yapılacak kiralama işlemlerine ait kira bedelleri Sağlık Bakanlığına bağlı döner sermaye işletmelerince ödenir. Sağlık Bakanlığının kullanımında bulunan sağlık tesislerinin, öngörülecek proje ve belirlenecek esaslar doğrultusunda yenilenmesi; tesislerdeki tıbbi hizmet alanları dışındaki hizmet ve alanların işletilmesi karşılığında, sözleşmeyle gerçek veya özel hukuk tüzel kişilerine yaptırılabilir.

Dava konusu kuralda sözü edilen “kamu özel ortaklığı” modelinin, kapsamının ve çerçevesinin 3359 sayılı Kanun’un ek 7. maddesinde belirlendiği, kuralla Sağlık Yatırımları Genel Müdürlüğüne verilen görevin ise anılan maddeyle Sağlık Bakanlığına tanınan yetkilerin kullanılmasından ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kuralda, belirsizlik ve yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine aykırılık söz konusu değildir.

Bakanlığın ve bağlı kuruluşların ihtiyacı olan tesislerin yapımı ve mevcut tesislerin yenilenmesine ilişkin hizmetlerin KÖO modeliyle gerçekleştirileceği belirtilmek suretiyle, hangi hizmetlerin özel hukuk sözleşmesiyle gördürüleceği kuralda açıkça belirlenmiştir. Söz konusu hizmetlerin kamu gücü kullanımını gerektiren ve icrai yetkiler içeren görevlerden olmadığı da açıktır. Anayasa’nın 47. maddesinde, bu sözleşmelerin hukuki niteliğine ilişkin herhangi bir sınırlama olmadığından, bu hizmetlerin KÖO modeliyle gördürülmesinde Anayasa’ya aykırı bir yön bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 7., 47. ve 128. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

Kuralın, 5., 10., 17., 55. ve 56. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.

15- KHK’nin 23. Maddesinin (7) Numaralı Fıkrasının (c) ve (ç) Bentleri Dışında Kalan Bölümü

Dava dilekçesinde, sağlık meslek mensuplarını mesleklerini icra etmekten geçici veya sürekli olarak men etmeye kadar varabilen önemli kararlar alma yetkisiyle donatılan Sağlık Meslekleri Kurulunda, sağlık meslekleriyle ilgisi olmayan Milli Eğitim Bakanlığı temsilcisine yer verildiği, Kurulda yer alacak YÖK temsilcilerinde aranacak niteliklerin gösterilmediği, Sağlık Bakanı tarafından seçilecek Kurulun beş üyesinin de çok çeşitli sağlık mesleklerinin mensuplarını ve farklı uzmanlık alanlarını temsil ehliyetine sahip olamayacakları, Kurul üyelerinin ağırlıklı olarak idare tarafından belirlenmesinin meslek örgütlerini işlevsiz kılacağı, kuralda, uygulanacak yaptırımlar tek tek belirlendiği halde hangi eylemlerin yaptırım gerektirdiğinin açık bir şekilde düzenlenmediği, suç ve cezaların yönetmelikle düzenlenmesine olanak tanındığı, düzenlemenin, sağlık meslek mensuplarının aynı eylemleri nedeniyle hem meslek kuruluşu hem de Bakanlık tarafından cezalandırılması sonucunu doğurduğu, ceza mahkemelerinin, suçun oluşmadığı gerekçesine dayanan beraat kararlarının disiplin soruşturmacılarını da bağlaması gerektiği halde kuralda aksine düzenlemeye yer verildiği, Kurulun, meslek mensubuna bir yıldan üç yıla kadar geçici men ve sürekli men cezası verebilmesinin ölçülü olmadığı, ayrıca meslek mensuplarının mesleki yeterlilik ve etik eğitimi ile hasta hakları eğitimine tabi tutulmasına ve eğitimlerin süresine ve müfredatına karar vermenin Yükseköğretim Kurumunun anayasal yetkisi kapsamında kaldığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 6., 7., 38., 123., 131. ve 135. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Maddenin, geçici ve sürekli men cezalarını düzenleyen (7) numaralı fıkrasının (c) ve (ç) bentleri, Anayasa’nın 91. maddesinin birinci fıkrası uyarınca Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edildiğinden bu fıkralara yönelik olarak öne sürülen Anayasa’ya aykırılık iddiaları incelenmemiştir.

Öte yandan, sağlık mesleklerinde eğitimin planlanmasıyla ilgili kimi görevleri bulunan Kurulda Milli Eğitim Bakanlığının temsilcisine de yer verilmiş olması kanun koyucunun takdirindedir.

Dava dilekçesinde, ceza mahkemelerinin, suçun oluşmadığı gerekçesine dayanan beraat kararlarının disiplin soruşturmacılarını da bağlaması gerektiği halde (10) numaralı fıkrada aksine düzenlemeye yer verildiği ileri sürülmüştür. Ceza yaptırımı ile idari yaptırım, sebep, sonuç, hukuksal dayanak, amaç ve usul açılarından birbirinden farklıdır. Bu nedenle, aynı eylem için ceza yaptırımı uygulanmasını gerektiren koşulların oluşup oluşmadığı ile idari yaptırım uygulanmasının şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğinin birbirinden bağımsız olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte, maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını esas alan ceza yargılamasında hâkime tanınan yetkilerin genişliği gözetildiğinde, bir eylemin sabit olmadığı yolundaki ceza mahkemesi kararının, idari yaptırım uygulamaya yetkili makam tarafından da dikkate alınması, adalet ve hakkaniyete daha uygun düşmektedir. Dava konusu kuralda, idari yaptırım uygulamaya yetkili makamın, ceza mahkemesinin bu nitelikteki kararlarını dikkate almasını engelleyen herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır.

Dava dilekçesinde, düzenlemenin, sağlık meslek mensuplarının aynı eylemleri nedeniyle hem meslek kuruluşu hem de Bakanlık tarafından cezalandırılması sonucunu doğurduğu ve ayrıca meslek kuruluşlarının görev alanına müdahale niteliği taşıdığı ileri sürülmüştür. Dava konusu 23. maddenin (11) numaralı fıkrasında “Kanunla kurulmuş meslek odalarının ve birliklerinin kuruluş kanunlarındaki disiplin hükümleri saklıdır. Ancak fiilin her iki kanuna göre de müeyyide gerektirmesi hâlinde bu Kanun hükümleri uygulanır. hükmüne yer verilerek kanunla kurulmuş meslek odalarının ve birliklerinin kuruluş kanunlarındaki disiplin hükümleri mahfuz tutulmuştur. Dolayısıyla mükerrer yaptırım uygulanması söz konusu değildir.

Diğer taraftan, dava konusu kuralla, sağlık meslek mensuplarının mesleki disiplin kurallarına aykırı eylemlerine değil, bireyin vücut bütünlüğünün ihlali sonucunu doğuran veya doğurma potansiyeli bulunan eylemlerine idari yaptırım uygulanmasının öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Sağlık hizmetinden yararlananların vücut bütünlüğünün ihlaline yol açan eylemler nedeniyle meslek mensubuna idari tedbir uygulanması, meslek kuruluşlarına tanınan özerk alan kapsamında değerlendirilemez.

Dava dilekçesinde, (6) numaralı fıkranın (b) bendinde yer alan ve Sağlık Meslekleri Kuruluna sağlık mesleklerinin eğitim müfredatı hakkında görüş bildirme yetkisi veren düzenlemenin Anayasanın 131. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Dava konusu düzenlemede, Kurula “sağlık mesleklerinin eğitim müfredatı hakkında görüş bildirmek” görev ve yetkisi verilmiştir. Görüş bildirme yetkisinin bağlayıcı karar alma yetkisine sahip olmak anlamına gelmediği açıktır. Anayasa’nın 56. maddesi uyarınca sağlık hizmeti sunmakla görevli olan Sağlık Bakanlığının hangi bilgi, beceri ve yetenekleri haiz sağlık meslek mensubuna ihtiyacı olduğuna dair önerilerde bulunabilmesi doğaldır.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 7., 38., 131. ve 135. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

Kuralın, Anayasa’nın 6. ve 123. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.

17- KHK’nin 26. ve 29. Maddeleri

Dava dilekçesinde, temel sağlık hizmetleri ile ikinci ve üçüncü basamak sağlık hizmetlerini vermek üzere iki ayrı bağlı kuruluşun oluşturulduğu, bu kuruluşların sunacakları hizmetlerin bütünselliğini ve birbirini tamamlamasını sağlayacak yönetsel organizasyona ilişkin bir düzenleme yapılmadığı, bağımsız işleyişe sahip bağlı kuruluş modelinin sağlık hizmetlerinin bütünselliğine ve kamu yararına aykırı olduğu, Sağlık Bakanlığının bir tür düzenleyici kurula dönüştürülerek, kamu sağlık hizmetinin yürütülmesi görevinin, merkezî idareden adeta bağımsız hâle getirilen bağlı kuruluşlara devredilmesinin, Anayasa’nın 2., 6., 17., 56., 123. ve 126. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

**KHK’nin 26. maddesiyle, tüm birinci basamak koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetlerini sunmak üzere, Bakanlığa bağlı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu kurulmuş ve bu Kurumun görev, yetki ve sorumlulukları düzenlenmiştir.

KHK’nin 29. maddesiyle de ikinci ve üçüncü basamak sağlık hizmetlerini vermek üzere hastanelerin, ağız ve diş sağlığı merkezlerinin ve benzeri sağlık kuruluşlarının açılması, işletilmesi, faaliyetlerinin izlenmesi, değerlendirilmesi ve denetlenmesi, bu hastanelerde her türlü koruyucu, teşhis, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerinin verilmesini sağlamakla görevli ve Bakanlığa bağlı Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu kurulmuş ve bu Kurumun görev, yetki ve sorumlulukları düzenlenmiştir.

Anayasa’nın 56. maddesinde,”Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir.” hükmü yer almaktadır. Buna göre, devletin görevi sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini sağlamak ve bu kurumları denetlemektir.

Kamu hizmetlerinin, hizmetin nitelik ve özelliği ile ihtiyaçlar dikkate alınarak, Bakanlık merkez teşkilatında ana hizmet birimleri ya da bağlı kuruluşlarca sunulmasının öngörülmesi kanun koyucunun takdirindedir. Dava konusu kurallarda yer alan bağlı kuruluşlar, Bakanlık ve merkezî idare dışında değillerdir. Bağlı kuruluş modelinin tercih edilmesinde idarenin bütünlüğü ilkesine aykırı bir yön de bulunmamaktadır. Öte yandan, bu kuruluşlar arasındaki koordinasyonu sağlama görevi merkezde Bakanlık merkez teşkilatına, taşrada ise il sağlık müdürlüklerine verilerek hizmetlerin bir bütünlük ve uyum içinde yürütülmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 56. maddesine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.

Kuralların, Anayasa’nın 2., 6., 17., 123. ve 126. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.

26- KHK’nin 33. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının İkinci Cümlesi

Dava dilekçesinde, kamu görevlilerinin aylık ve ödeneklerinin de kanunla düzenlenmesi gerektiği, performansa dayalı ek ödemenin oran, usul ve esaslarının belirlenmesinin idarenin takdirine bırakıldığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 128. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Dava konusu kuralda, sözleşmeli personele ödenecek döner sermaye ek ödemelerinin tavan oranları gösterilmiştir. Ayrıca, bu ödemelerin oranı ile usul ve esaslarının, hangi kriterler esas alınarak belirleneceği KHK metninde açıklanmıştır. Öte yandan, kuralda, ödenecek “asgari oran”a ilişkin herhangi bir hükme yer verilmemiş ise de KHK’nin 58. maddesiyle 209 sayılı Sağlık Bakanlığına Bağlı Sağlık Kurumları ile Esenlendirme (Rehabilitasyon) Tesislerine Verilecek Döner Sermaye Hakkında Kanun’un 5. maddesinin ikinci fıkrasına ilave edilen bir cümleyle, döner sermayeli sağlık kurum ve kuruluşlarında görev yapan memurlar ile sözleşmeli personele, personelin katkısıyla elde edilen döner sermaye gelirlerinden yapılacak ek ödemenin net tutarının, 375 sayılı KHK’nin ek 9. maddesi uyarınca kadro ve görev unvanı veya pozisyon unvanı itibariyle belirlenmiş olan ek ödeme net tutarından az olamayacağı kurala bağlanmak suretiyle personele verilecek döner sermaye ek ödemesinin asgari tutarı da belirginleştirilmiştir.

Sözleşmeli personele yapılacak ek ödemenin alt ve üst sınırları ile hesaplanma kriterleri açıkça kanunla gösterildikten sonra, bu ödemenin usul ve esaslarının belirlenmesi yetkisinin yürütmeye bırakılmasında, Anayasa’ya aykırı bir yön bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 128. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

33- KHK’nin 51. Maddesinin (1) ve (3) Numaralı Fıkraları

Anayasa’da devletin yurt dışında sağlık hizmeti sunmasını engelleyen herhangi bir hüküm yer almadığından, yurt dışı sağlık birimlerinin oluşturulması ve bu birimler aracılığıyla sağlık hizmeti sunulmasının öngörülmesi kanun koyucunun takdirindedir.

Yurt dışı sağlık hizmet birimlerinde görevlendirilecek personelin aylık ve diğer özlük hakları konusu, 51. maddenin dava konusu yapılmayan (2) numaralı fıkrasında düzenlenmiştir. Buna göre, sözü edilen sağlık personeli, asıl kadrolarına bağlı olarak aldıkları ek ödeme dâhil her türlü mali ve özlük haklar ile sosyal haklardan faydalanmaya devam edeceklerdir. Bunun yanı sıra gittikleri ülkede sürekli görevle bulunan ve dokuzuncu derecenin birinci kademesinden aylık alan meslek memurlarına ödenmekte olan yurtdışı aylığını geçmemek üzere unvanları itibariyle Bakanlar Kurulu kararı ile belirlenen tutarda aylık ödeme alacaklardır. Dolayısıyla, yurt dışı sağlık hizmet birimlerinde görevlendirilecek personelin aylık ve diğer özlük hakları konusunda herhangi bir belirsizlik söz konusu değildir.

KHK’nin 13. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (e) bendi için açıklanan gerekçeler, dava konusu kuralın yurt dışı sağlık birimlerinin kamu özel ortaklığı modeliyle kurulup işletilmesine olanak tanıyan bölümü yönünden de geçerlidir.

Dava dilekçesinde, kamu görevlilerinin özel sektör tarafından işletilen bir birimde çalışmasının Anayasa’nın 128. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. KÖO modeliyle kurulup işletilen yurt dışı sağlık birimlerinde çalıştırılan Bakanlık personelinin aylıksız izinli sayılması öngörülmüştür. Bu personelin aylıksız izinli olduğu dönemde Bakanlıkla ilişiğinin kesileceği açıktır. Bu kişilerin ücreti, yurt dışı sağlık biriminin işletme hakkını elde eden kişi veya kuruluş tarafından, taraflar arasında akdedilen özel hukuk sözleşmesi çerçevesinde ödenecektir. Dolayısıyla, Bakanlık personelinin özel sektör tarafından işletilen bir projede çalıştırıldığından söz edilemez. Öte yandan, memuriyet güvencelerine sahip Bakanlık personelinin rızası dışında aylıksız izinli sayılarak özel sektörce işletilen bir projede çalıştırılamayacağı da tabiidir. Bakanlık personelinin özgür iradesine dayanılarak bu şekilde çalıştırılmasında Anayasa’ya aykırı bir yön bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 2., 7., 47. ve 128. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.

34- KHK’nin 52. Maddesi

Anayasa’nın 56. maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarında, “Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir.” hükmü yer almaktadır. Bu hükümden de anlaşılacağı üzere devletin görevi sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini sağlamak ve bu kurumları denetlemektir.

Anayasa’da sağlık hizmetleri bir kamu hizmeti olarak düzenlenmekle birlikte, bu hizmetlerin sunulması devletin tekeline verilmemiş, devletin denetimine tabi olmak kaydıyla özel kesim tarafından da sağlık hizmeti sunulmasına olanak tanınmıştır. Dolayısıyla, memur ve diğer kamu görevlisi olmayan sağlık gönüllüleri tarafından sağlık hizmeti sunulmasına imkân verilmesinde Anayasa’ya aykırılık bulunmamaktadır.

Kamu otoritelerince verilen izin ve belgeye istinaden çalışan sağlık gönüllülerinin varlığı, devletin, asli bir kamu hizmeti olarak sağlık hizmeti sunma yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığı gibi bireyin kamu hastanelerinde sunulan sağlık hizmetine erişim hakkını da sınırlamamaktadır. Kaldı ki, dava konusu kuralla, gönüllü ve ücretsiz sağlık hizmeti sunumları belli bir esasa bağlanmış ve bu alandaki hizmetlerin kamunun denetimi altına alınması sağlanmıştır.

Öte yandan, sağlık gönüllülerinin, kamu kaynaklarını kullanmadan ve hizmetten yararlanandan herhangi bir ücret de almadan kişiye özel hizmet sunmaları, devletin müdahalesini gerektiren bir durum olarak görülemez.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 56. ve 128. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

Kuralın, Anayasa’nın 2., 5., 123. ve 126. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.

35- KHK’nin 56. Maddesi

                         Dava dilekçesinde, uzmanlık eğitimlerini üniversitelerin (tıp fakültelerinin) kadrolarında ya da Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerde yapan hekimlerin ilave mecburi hizmet yükümlülüğü bulunmadığı hâlde Sağlık Bakanlığı adına uzmanlık eğitimi yaptırılan hekimlerin, eğitim süresi kadar Bakanlık veya bağlı kuruluşlarında mecburi hizmet yapmakla yükümlü kılınmalarının, hukuk devleti ve eşitlik ilkeleriyle bağdamadığı gibi, devletin temel amaç ve görevlerine ilişkin anayasal hükümler, çalışma hak ve özgürlüğü, zorla çalıştırma yasağı, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlaline yol açtığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 5., 10., 17., 18. ve 48. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Dava konusu kuralla, Sağlık Bakanlığı kadrolarında bulunup Bakanlık adına üniversitelerde görevlendirilerek uzmanlık ve yan dal uzmanlığı eğitimi alacak olan hekim ve diş hekimleri, eğitimlerini tamamladıktan sonra eğitim süreleri kadar Bakanlık veya bağlı kuruluşlarında görev yapmakla yükümlü kılınmaktadır. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi ya da eğitimin yarıda bırakılması veya başarısız olunması halinde ise ilgili kişilere uzmanlık eğitimi süresince Sağlık Bakanlığınca yapılan her türlü ödemenin kanuni faizi ile birlikte geri alınması öngörülmektedir. Borcun miktarı ve kişinin durumu dikkate alınarak ödemelerin en fazla beş yıl içinde taksitler halinde yapılması mümkündür.

Sağlık Bakanlığı, uzman hekim ihtiyacını, Bakanlığa bağlı eğitim ve araştırma hastanelerinde verilen uzmanlık eğitimiyle karşılamaktadır. Ancak, Sağlık Bakanlığının eğitim ve araştırma hastanelerinde verilemeyen bazı uzmanlık eğitimlerinin yaptırılmasında ise tıp fakültelerinin imkânlarından yararlanılmaktadır. Bu çerçevede ilgili hekimler, kadro ve özlük hakları Bakanlıkça karşılanmak kaydıyla üniversitelerde uzmanlık eğitimi almak üzere görevlendirilmektedir.

Anayasa’nın 48. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetine sahip olduğu belirtilmektedir. Anayasa’nın 49. maddesinin birinci fıkrasında belirtildiği üzere çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. Söz konusu madde gerekçesinde çalışmanın “ödev” yönü, “Çalışmak, başlı başına ahlaki bir vazifedir, ferdin kendisine ve toplumuna karşı olan saygısının bir sonucudur.” şeklinde ifade edilmiştir.

Anayasa’nın 18. maddesinde, “Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır. Şekil ve şartları kanunla düzenlenmek üzere hükümlülük veya tutukluluk süreleri içindeki çalıştırmalar, olağanüstü hallerde vatandaşlardan istenecek hizmetler; ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda öngörülen vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir çalışmaları, zorla çalıştırma sayılmaz.” denilmektedir.

Kanunların kamu yararının sağlanması amacına yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle kanun koyucunun hukuki düzenlemelerde kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması gerekir.

Kanun koyucu, düzenlemeler yaparken hukuk devleti ilkesinin bir gereği olan ölçülülük ilkesiyle bağlıdır. Bu ilke ise “elverişlilik”, “gereklilik” ve “orantılılık” olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. “Elverişlilik”, başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını; “gereklilik, başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olmasını ve “orantılılık” ise başvurulan önlem ve ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir.

Anayasa’nın 18. maddesinin gerekçesinde angarya, kişinin emeğinin karşılığını almadan zorla çalıştırılması olarak tanımlanmıştır. Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında da angarya, bir maldan ya da bir kişinin çalışmasından karşılıksız yararlanma biçiminde tanımlanmıştır. Zorunlu hizmet yükümlüsü hekim ve diş hekimlerinin hizmetlerinin karşılığında kendilerine ücret ödendiği gözetildiğinde, bu yükümlülük kapsamındaki çalışmalarının angarya olarak nitelendirilmesi mümkün değildir.

**Anayasa’da “zorla çalıştırma” yasaklanmakla birlikte bu kavramın tanımı yapılmamıştır. Bu kavramın tanımı ve içeriği belirlenirken, temel insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerden ve ilgili uluslararası otoritelerin yorum ve uygulamalarından yararlanılabilir. Zorla çalıştırma yasağına ilişkin uluslararası kurallar, 29 Numaralı Cebri ve Mecburi Çalıştırmaya İlişkin ILO Sözleşmesi’nde düzenlenmiştir. Anılan Sözleşme’nin 2. maddesinde yapılan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 4. maddesinde yer alan zorla çalıştırma yasağının kapsamının belirlenmesinde esas alınan tanıma göre, zorla çalıştırma, “herhangi bir kişinin ceza tehdidi altında ve bu kişinin tam isteği olmadan mecbur edildiği tüm iş veya hizmetleri” ifade etmektedir. Buna göre, zorla çalıştırmadan söz edilebilmesi için, kişinin ceza tehdidi altında ve rızası bulunmaksızın çalıştırılması gerekmektedir.

…..ÖSYM tarafından hazırlanan Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) başvuru kılavuzlarında Sağlık Bakanlığı adına tıp fakültelerinde uzmanlık eğitimi yaptırılması için tahsis edilen kadrolar hakkında adaylar bilgilendirilmektedir. Dolayısıyla, adaylar bu kadroları tercih ettikleri takdirde hangi haklara sahip ve hangi yükümlülüklere tabi olacaklarını önceden bilmekte ve tercihlerini kendi özgür iradeleriyle bilerek ve isteyerek yapmaktadır. Adayların serbest iradeleriyle yaptıkları tercihin sonucu olarak aldıkları uzmanlık eğitimi süresi kadar mecburi hizmet yükümlülüğü altına girmeleri zorla çalıştırma olarak değerlendirilemez.

Ayrıca, Sağlık Bakanlığı adına tıp fakültelerinde uzmanlık eğitimi yapanlara “uzmanlık eğitimi süresi kadar” bir mecburi hizmet yükümlülüğü öngörüldüğü dikkate alındığında, mecburi hizmet yükümlülüğünün orantısız olduğu da söylenemez.

Anayasa’nın 10. maddesinde öngörülen eşitlik ilkesi, hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil hukuksal eşitlik öngörülmektedir. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalarca aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere kanun karşısında ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak kanun karşısında eşitliğin ihlali yasaklanmıştır. Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden ayrı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları gerekli kılabilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’nın öngördüğü eşitlik ilkesi ihlal edilmiş olmaz.

Sağlık Bakanlığı kadrolarında bulunup bu Bakanlık adına uzmanlık eğitimi almak üzere üniversitelere bağlı tıp fakültelerinde uzmanlık ve yan dal eğitimi için görevlendirilen hekim ve diş hekimlerinin masrafları Sağlık Bakanlığı tarafından karşılandığı halde, bunların hizmetinden tıp fakülteleri yararlanmaktadır. Sağlık Bakanlığı adına tıp fakültelerinde görevlendirilen hekimler ile doğrudan kadrolarında bulundukları tıp fakülteleri veya Sağlık Bakanlığına bağlı eğitim ve araştırma hastanelerinde uzmanlık ve yan dal eğitimi yapan hekimlerin aynı statüde görülmesi mümkün olmadığından bunlar arasında eşitlik karşılaştırması yapılamaz.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 10., 18. ve 48. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

Kuralın, Anayasa’nın 5. ve 17. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.

39- KHK’nin 58. Maddesinin (8) Numaralı Fıkrasının (b) Bendiyle 1219 Sayılı Kanun’a Eklenen Geçici Madde 9

                         Dava dilekçesinde, aile hekimliğinin bir uzmanlık dalı olduğu, tıp fakültesi mezuniyetini takiben girilebilen TUS ile hak kazanılan üç yıllık bir uzmanlık eğitiminden sonra aile hekimliği uzmanı unvanının kazanılabildiği, bu uzmanlık eğitiminin teorik eğitimin yanında uygulamalı tıp eğitimini de içerdiği, aile hekimliği uzmanlık eğitiminin, diğer uzmanlık eğitimleri gibi eğitim kurumlarında tam gün esasına göre ve eğitim sorumlularının nezaretinde yürütüldüğü, bu yöntemden yalnızca sözleşmeli aile hekimi olarak çalışan hekimler yönünden ayrılmayı gerektiren bir nedenin olmadığı, bu hekimlerin farklı koşullara tabi tutularak hizmet içi eğitim sonucunda uzmanlık yetkisi almasının, Anayasa’nın 2., 10. ve 130. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Dava konusu kuralla, 24.11.2004 günlü, 5258 sayılı Aile Hekimliği Kanunu hükümlerine göre sözleşmeli aile hekimi olarak çalışmakta olanların, tıpta uzmanlık sınavı sonuçlarına göre, merkezî yerleştirmeye tabi olmaksızın, Tıpta Uzmanlık Kurulunca belirlenen esaslar çerçevesinde aile hekimliği uzmanlık eğitimi yapabilmeleri olanaklı kılınmıştır. Sözleşmeli aile hekimlerine yönelik olarak getirilen bu olanak, 1.1.2020 tarihiyle sınırlandırılmıştır. Bu eğitim, uzaktan ve/veya kısmi zamanlı eğitim metotları da uygulanmak suretiyle yapılabilecek ve en az altı yılda tamamlanacaktır. Uzmanlık eğitimi süresince aile hekimliği sözleşmesi devam edecektir. Uzmanlık eğitimi ile beraber aile hekimliği hizmetlerinin yürütülmesine ve ilgililere ödenecek ücretlere ilişkin usul ve esaslar çıkarılacak yönetmelikle belirlenecektir. Bu çerçevede yapılacak aile hekimliği uzmanlık eğitiminde çekirdek eğitim müfredatı, rotasyonların uygulanması ve eğitimin şekli ile diğer hususlar Tıpta Uzmanlık Kurulunca saptanacaktır.

Dava konusu kuralla, sözleşmeli aile hekimleri yönünden olağan aile hekimliği uzmanlık eğitimine nazaran daha farklı bir eğitim yönteminin öngörüldüğü açıktır. Bu noktada en belirgin farklılık, sözü edilen kişilerin bir yandan sözleşmeli aile hekimi olarak çalışmaya devam ederken, diğer yandan da aile hekimliği uzmanlık eğitimini alabilecek olmalarıdır. Ayrıca, olağan aile hekimliği uzmanlık eğitiminin süresi üç yıl olarak öngörülmüşken, sözleşmeli aile hekimleri, aile hekimliği uzmanlık eğitimini en az altı yılda tamamlayabileceklerdir. Bu süre farklılığı sözleşmeli aile hekimlerinin bir yandan aile hekimi olarak çalışıp diğer yandan da aile hekimliği uzmanlık eğitimi alacak olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu eğitim, uzaktan eğitim ve kısmi zamanlı eğitim metotları da uygulanarak gerçekleştirilebileceği için eğitimin daha geniş bir zamana yayılmasına ihtiyaç duyulduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, aile hekimliği uzmanlık eğitiminin içeriği ve aşamalarının sözleşmeli aile hekimleri yönünden değiştirilmesi söz konusu değildir. Diğer bir ifadeyle bir aile hekimliği uzmanı hangi aşamalardan geçip de uzman oluyorsa sözleşmeli aile hekimleri de aynı aşamalardan geçeceklerdir.

Ayrıca, sözleşmeli aile hekimlerinin alacağı aile hekimliği uzmanlık eğitiminin Tıpta Uzmanlık Kurulunca belirlenecek esaslar çerçevesinde yürütüleceği ve eğitim müfredatı ile rotasyonların uygulanması ve eğitimin şekli ile sair hususların Kurul tarafından belirleneceği kuralda açıkça ifade edilmiştir. Bu itibarla, aile hekimi açığının giderilmesi amacıyla ve geçici bir süreyle, olağan aile hekimliği uzmanlığı eğitimi yönteminden farklı olarak daha esnek bir eğitim metodunun uygulanmasının Anayasa’ya aykırı bir yönü bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve 130. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

Kuralın, Anayasa’nın 10. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.

43- KHK’nin Geçici 4. Maddesinin (4) Numaralı Fıkrası

Memuriyet kadro derecesine bağlanan mali haklar, o dereceye ulaşan kişi yönünden tahakkuk etmiş ve kesinleşmiş alacak niteliğine dönüştüğünden kazanılmış hak teşkil eder. Kadro derecesine bağlanan mali haklar unvandan bağımsız olduğundan, unvan değişse bile bunların hukuken korunması gerekmektedir. Buna karşılık bir görevin fiilen yapılması karşılığında ödenen mali haklar ise kazanılmış hak oluşturmaz. Bu gibi mali haklar, ilgilinin o görevi fiilen yerine getirdiği süreyle sınırlı olarak ödenir.

Dava konusu kuralda, Bakanlık müşaviri ve araştırmacı kadrolarına atanan kişilerin bulunduğu statülerden doğan, tahakkuk etmiş ve kendileri yönünden kesinleşmiş ve kişisel alacak niteliğine dönüşmüş mali haklarının (ücret ve özel hizmet tazminatı toplamının), mevcut kadrolarındakine göre daha düşük olması halinde yeni kadrolarındaki gelirlerine eşitleninceye kadar aradaki farkın ödenmesi öngörülmek suretiyle kazanılmış hakları korunmuştur. Anılan kişilerin kazanılmış mali haklarının belirlenmesinde, fiilen çalışmaya ve performansa bağlı olarak ödenen nöbet ücreti ya da döner sermaye ek ödemesinin dikkate alınmamasının Anayasa’ya aykırı bir yönü bulunmamaktadır.

Öte yandan, korunması gereken mali haklar, atama tarihinde elde edilen parasal haklar olup atama tarihinden itibaren kamu görevlisinin önceki memuriyet kadrosuyla ilişkisi kesildiğinden, bu tarihten sonra önceki kadroya bağlanan mali hak değişikliklerinden yararlanması mümkün değildir. Dolayısıyla, dava konusu kuralla atama tarihinde elde edilen tüm parasal haklar toplamının sabit bir değer olarak kabul edilmesi, kazanılmış hak ihlaline yol açmaz.??????

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

word
Kararın word biçimine erişim için tıklayınız

Facebook Yorumları
Yorumlar kapalı
*