Günlük arşivler: 17/05/2016

13. HD 2013/14330 E. 2013/24995 K. 10.10.2013

T.C YARGITAY
13.Hukuk Dairesi
Esas: 2013 / 14330
Karar: 2013 / 24995
Karar Tarihi: 10.10.2013

ÖZET: Davalının, davacıyı enjeksiyonun sonuçlarının ve olası komplikasyonlarını anlattığına ve davacının bu işleme rıza gösterdiğine dair aydınlatılmış rızanın alındığına dair bir araştırma yapılmamıştır. Aydınlatılmış onamda ispat külfetinin hekim yada hastanede olduğu gözetilerek bu hususta taraf delilleri toplanarak sonucuna göre karar verilmesi gerekir.
(Biyotıp Araştırmalarına İlişkin İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesine Ek Protokol (YÜR. TAR.: 01.01.2012) m. 1, 4, 5) (818 S. K. m. 321, 386, 394)

Davacılar, gribal enfeksiyonun tedavisi için davalı hastahaneye baş vurduğunu, davalı tarafından yapılan enjeksiyon sonucunda ağrı ve yürüme güçlüğünün oluştuğunu ileri sürerek maddi ve manevi tazminat istemi ile eldeki davayı açmışlardır.

Yukarıda izah edilen açıklamalar ışığında somut olaya bakılacak olursa; davacıya yapılan enjeksiyon sonucu davacıda yeni rahatsızlıkların oluştuğu hususu ihtilafsızdır. Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu’nun 21.11.2011 tarihli raporuna göre “davacı A. Ö.’e 30.11.2009 tarihinde davalı hastahanede uygulandığı belirtilen enjeksiyon sonucu gelişen bulguların enjeksiyon nöropatisi ile uyumlu olduğu ancak tıbbi belgelerde enjeksiyonun yanlış uygulandığına dair kayıt bulunmadığı, enjeksiyonun doğru bölgeye uygulanması durumunda da ödem, hematom, ilacın difizyon yoluyla toksit etkisi, vücut yapısı, siyatik sinirin anatomik lokalizasyon farkı gibi nedenlerle nöropatinin gelişebileceğini, nöropatinin enjeksiyon uygulamalarının beklenebilir komplikasyonu olarak değerlendirildiği” anlaşılmaktadır.

Ancak, davalının, davacıyı enjeksiyonun sonuçlarının ve olası komplikasyonlarını anlattığına ve davacının bu işleme rıza gösterdiğine dair aydınlatılmış rızanın alındığına dair bir araştırma yapılmamıştır. Aydınlatılmış onamda ispat külfetinin hekim yada hastanede olduğu gözetilerek bu hususta taraf delilleri toplanarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, kararın bu nedenle bozulması gerekirken zuhulen onandığı bu kez yapılan incelemeyle anlaşıldığından Dairemizin onama kararı kaldırılarak, açıklanan nedenle bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, Dairemizin 04.03.2013 gün ve 2012/25873-2013/5111 sayılı onama kararının kaldırılmasına, kararın Davacılar yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, 10.10.2013 gününde oybirliği ile, karar verildi.

10. HD 2014/26061 E. 20151668 K. 30.01.2015

10. Hukuk Dairesi 2014/26061 E., 20151668 K., 30.01.2015

– Aile hekiminin çalıştıracağı işçi açısından işveren sıfatına haiz olacağı
– Sağlık Bakanlığı’na bağlı Sağlık ocağı,
– Aile Hekimleri tarafından işletilen Aile Sağlığı Merkezi

“İçtihat Metni”

İş Mahkemesi

Dava, hizmet tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın reddine karar verilmiştir.
Hükmün, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

1-) 21.04.2011-15.06.2012 döneminde dava dışı … Aile Sağlığı Merkezi adına tescilli 1054271.31 sicil numaralı işyerinden adına kısmi bildirim ve prim ödemeleri gerçekleştirildiği belirgin bulunan davacının, 19.06.2006-15.06.2012 tarihleri arasında davalı Sağlık Bakanlığına bağlı Dörtyol 3 nolu Sağlık Ocağı (Fatma İlhan Aile Sağlığı Merkezi) işyerinde hizmet akdine dayalı olarak gerçekleşen ve Kuruma bildirilmeyen çalışma sürelerinin tespitine ilişkin davada mahkemece yapılan yargılamada, bilirkişi raporunun alınması için gerekli giderleri karşılamak üzere belirlenen gider avansını mahkeme veznesine yatırması için davacı vekiline verilen kesin süre içerisinde anılan gider avansının ödenmediği, bilirkişi raporu olmaksızın davacının çalıştığı sürenin tespitinin mümkün olmadığı ve bu bakımdan davacının davasını kanıtlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Gider avansı alınmasına yönelik düzenleme 01.10.2011 günü yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununda benimsenmiştir. Anılan Kanunun; “Dava şartları” başlığını taşıyan 114. maddesinde, davacının yatırması gereken gider avansının yatırılmış olması, dava koşulu olarak sıralanmış, “Harç ve avans ödenmesi” başlıklı 120. maddesinde, davacının, yargılama harçları ile her yıl Adalet Bakanlığı’nca çıkarılacak gider avansı tarifesinde belirlenecek olan tutarı, dava açarken mahkeme veznesine yatırmak zorunda olduğu, avansın yeterli olmadığının dava sırasında anlaşılması hâlinde, mahkemece, bu eksikliğin tamamlanması için davacıya (2) haftalık kesin süre verileceği belirtilmiştir.

Diğer taraftan; söz konusu Kanunun “Delil ikamesi için avans” başlığını taşıyan 324. maddesinde, taraflardan her birinin ikamesini istediği delil için mahkemece belirlenen avansı, verilen kesin süre içinde yatırmak zorunda olduğu, taraflar birlikte aynı delilin ikamesini talep etmişlerse, gereken gideri yarı yarıya avans olarak ödeyecekleri, taraflardan birisi avans yükümlülüğünü yerine getirmezse, diğer tarafın bu avansı yatırabileceği, aksi durumda talep olunan delilin ikamesinden vazgeçilmiş sayılacağı, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği dava ve işler hakkındaki hükümlerin saklı olduğu açıklanmış; “Resen yapılması gereken işlemlere ilişkin giderler” başlıklı 325. maddesinde ise, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği dava ve işlerde, hakim tarafından resen başvurulan deliller için gereken giderlerin, (1) haftalık süre içinde taraflardan birisi veya belirtilecek oranda her ikisi tarafından ödenmesine karar verileceği, belirlenen süre içinde bu işlemlere ait giderleri karşılayacak tutarda avans yatırılmazsa, ileride bu gideri ödemesi gereken taraftan alınmak üzere Hazineden ödenmesine hükmedileceği bildirilmiştir.

Şu durumda, Kanunun 120. maddesindeki gider avansı ile ilgili düzenlemenin 324. maddedeki delil ikamesi için avans kuralı ile birlikte değerlendirilmesi ve dava koşulu olan gider avansının, delillerin ikamesi dışındaki yargılama giderleri için dikkate alınması gerekmekte olup, dolayısıyla, delil ikamesi için alınacak avans ile dava koşulu niteliğindeki gider avansının birbirinden ayrılması, delillerin ikamesi için alınacak avansın, gider avansı içinde yer almaması zorunludur. Tanık dinlenmesi, bilirkişi raporu alınması, keşif gideri gibi delil ikamesine yönelik giderlerin gider avansı içinde değerlendirilmesi, anılan 324. madde düzenlemesi karşısında olanaksızdır. Ayrıca, delil ikamesi avansının da ispat külfetine göre taraflara yükletilmesi de gerekmekte olup, örneğin resen hesap raporu alınacaksa giderin 325. maddesi kapsamında değerlendirilmesi de yerinde olacaktır.

Yukarıdaki yasal düzenleme ve açıklamalar ışığında dava değerlendirildiğinde; Mahkemece yalnızca 6100 sayılı Kanunun 324. ve 325. maddeleri gereğince delil avansı talep edilebileceği göz ardı edilerek, ayrıca anılan kanunun 266. maddesinde yer alan ”Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz.” şeklindeki amir hükme de aykırı şekilde yazılı gerekçeyle hüküm tesisi, isabetsizdir.

2-) Husumet konusu kamu düzeni ile ilgili olup, Hukuk Muhakemeleri Kanununun 116. (mülga HUMK 187.) maddesinde yer alan ilk itirazdan olmadığından davanın her aşamasında ileri sürülebilir. Taraflarca ileri sürülmese dahi gerek mahkemece, gerekse Yargıtay’ca tarafların bu yönde bir savunmasının olup olmadığına bakılmaksızın kendiliğinden göz önünde tutulur.

İşveren tanımı mevzuata bakıldığında;
506 sayılı Yasa madde 4 – Bu kanunun uygulanmasında 2 nci maddede belirtilen sigortalıları çalıştıran gerçek veya tüzel kişiler “İşveren” dir.

5510 sayılı Yasa madde 12- 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) ve (c) bentlerine göre sigortalı sayılan kişileri çalıştıran gerçek veya tüzel kişiler ile tüzel kişiliği olmayan Kurum ve kuruluşlar işverendir. 
5510 sayılı Yasa madde 2- Bu Kanun; sosyal sigortalar ile genel sağlık sigortasından yararlanacak kişileri, işverenleri, sağlık hizmeti sunucularını, bu Kanunun uygulanması bakımından gerçek kişiler ile her türlü kamu ve özel hukuk tüzel kişilerini ve tüzel kişiliği olmayan diğer kurum ve kuruluşları kapsar.

4857 sayılı İş Kanununun madde 2- “Bir iş sözleşmesine dayanarak …… işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan Kurum ve kuruluşlara işveren, ….denilir,” şeklindedir.

5258 sayılı Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanun, Sağlık Bakanlığının özel olarak belirleyeceği illerde aile hekimliğinin kuruluşu ve çalışması ile ilgili hususları düzenlemiştir.

Ayrıca bu Kanunun uygulanmasını gösteren 06/07/2005 tarih ve 25867 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkındaki Yönetmelik, 12/08/2005 tarih ve 25904 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Kapsamında Sağlık Bakanlığınca Çalıştırılan Personele Yapılacak Ödemeler ve Sözleşme Şartları Hakkında Yönetmelik ve 25 Mayıs 2010 tarihli Aile Hekimliği Uygulama Yönetmeliği’nde (Bu yönetmeliğin 18. Maddesine göre, Aile hekimleri, sağlık hizmetlerine yardımcı olmak amacıyla ebe, hemşire, sağlık memuru, tıbbi sekreter gibi ilave sağlık hizmetleri personeli ile güvenlik, temizlik, kalorifer, sekretarya vb. hizmetler için ferden veya müştereken personel çalıştırabilir ya da hizmet satın alabilirler) bu hususlar ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.

Söz konusu kanun ve yönetmelik hükümleri dikkate alındığında aile hekimlerinin 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na bağlı olmaksızın sözleşmeli olarak çalışacakları, aile hekimi tarafından belirlenen ve Sağlık Bakanlığı tarafından uygun görülen kurumlarınca da muvafakat verilen personel arasından aile sağlığı elemanlarının seçilebileceği ve bunların da sözleşmeli olarak çalıştırılacakları, sözleşmeli olarak çalışmaya başlayanların her türlü prim, kesenek ve kurum karşılıklarının ücretlerinden kesilerek ilgili sosyal güvenlik kuruluşuna aktarılacağı, aile sağlığı elemanının aile hekimi ile birlikte hizmet veren hemşire, ebe, sağlık memuru gibi kişiler olduğu, aynı aile sağlığı merkezinde görev yapan her bir hekimin ayrı ayrı sözleşme yapmak zorunda olduğu, aile hekimlerinin çalışacakları bölgede kendi donatacakları uygun standartları taşıyan mekanlarda hizmet verecekleri, aile sağlığı merkezi giderlerinin, merkezin kira, elektrik, su, yakıt, telefon, internet, bilgi işlem, temizlik, büro malzemeleri, küçük onarım ve tıbbi sarf malzemeleri gibi giderler için aile hekimine ücret ödeneceği düzenlenmiştir.

Davalıların aile hekimi olarak söz konusu kanun hükümlerine tabi çalışmaları nedeniyle bu hükümlerin kendileri açısından geçerli olduğu,

Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Kapsamında Sağlık Bakanlığınca Çalıştırılan Personele Yapılacak Ödemeler ve Sözleşme Şartları Hakkındaki Yönetmelik de dikkate alındığında

aile hekimlerinin sağlık merkezini kendilerinin kiralayacakları, elektrik, su, yakıt gibi giderleri kendileri karşılayacakları, temizlik, büro malzemeleri gibi giderlerin kendileri tarafından karşılanacağı, ancak Sağlık Bakanlığının her ay bunlar için ücret ödeyeceği düzenlemesine göre aile hekiminin tüm giderlerden kendisinin sorumlu olduğu
aile hekiminin temizlik elemanı, sekreter gibi kişileri çalıştırması halinde bununla ilgili giderlerin de kendisi tarafından karşılanmasının gerektiği, bu nedenle aile hekiminin çalıştıracağı işçi açısından işveren sıfatına haiz olacağı anlaşılmaktadır. 

Mahkemece yapılacak iş, öncelikle gerçek işvereni tespit etmek için, davacının çalıştığını ileri sürdüğü önce sağlık ocağı, sonra aile sağlığı merkezi olan işyerinin,

hangi tarihler arasında Sağlık Bakanlığı’na bağlı Sağlık ocağı,

hangi tarihten itibaren aile sağlığı merkezi olduğunun

tüm evraklarıyla birlikte Sağlık Bakanlığı’ndan istenmesi,

ayrıca aile hekimliğine geçiş tarihinden sonra çalışan aile hekimlerinin Bakanlıkla yaptıkları aile hekimliği sözleşmeleri celbedilerek, gelecek bilgi ve belgelere göre gerçek işverenin tespiti,

Sağlık Bakanlığı’na bağlı Sağlık Ocağı olduğu dönemde Bakanlığın, 

aile hekimliğine geçiş tarihinden sonra aile hekimlerinin sorumlu olacağı hususu dikkate alınıp, 

aile hekimleri belirlendikten sonra HMK. 124. maddesi gereği husumet yöneltmesi için davacıya mehil verilmeli; onların da gösterecekleri bütün deliller toplanmalıdır.

Ayrıca 506 Yasanın 6. maddesinde ifade edildiği üzere “sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılmaz ve feragat edilemez” olması, sosyal güvenliğin Anayasal haklardan bulunması itibariyle, bu tür davaların “kamu düzeni” ile ilgili olması nedeniyle özel bir duyarlılıkla yürütülmesi ve kanıtların re’sen toplanması gereği vardır.

Davalı işyerinde sosyal güvenlik kontrol memurlarınca bir denetim yapılıp yapılmadığı,

aynı çevrede faaliyet yürüten ve davacının çalışmasını bilebilecek durumda olan tarafsız nitelikte başka işverenler ve bordrolu çalışanlar yöntemince saptanarak tanık sıfatıyla dinlenilmeli,

işçilik alacaklarına ilişkin dava dosyasının varlığı araştırılarak celbedilmeli ve

işçilik hakları davasında dinlenen tanıkların anlatımları ile bu dosyada bilgi ve görgüsüne başvurulan tanıkların anlatımları karşılaştırılmalı, varsa çelişki giderilmeli,

davacının kayıtlarda görünmeyen çalışmalarının hangi nedenlerle kayıtlara geçmediği ya da bildirim dışı kaldığı hususu,

çalışmanın varlığı ve kesintili olup olmadığı yöntemince araştırılmalı, çalışma kesintili gerçekleşmiş ise hak düşürücü süre yönünden irdeleme yapılmalı,

işyerinin Kanun hükümleri kapsamında bulunduğu süreler (tescil dönemi) Kurumdan sorulmalı, çalışmanın tam gün üzerinden gerçekleşip gerçekleşmediği ortaya konulmalı toplanan tüm kanıtlar birlikte değerlendirildikten sonra elde edilecek sonuca göre bir karar verilmelidir.

O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istem halinde davacıya iadesine, 30.01.2015 gününde oy birliğiyle karar verildi.

 

3. HD 2014/19263 E., 2015/2396 K.

3. Hukuk Dairesi         2014/19263 E.  ,  2015/2396 K.
“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ : DÜZCE 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 24/06/2014
NUMARASI : 2013/404-2014/197

Taraflar arasındaki alacak davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Y A R G I T A Y K A R A R I

Davacı vekili dava dilekçesinde; Sağlık Komisyonu raporlarına göre, 15.09.2005 – 28.02.2009 tarihleri arasında sözleşmeli ebe olarak çalışan davalıya yapılan fazla ödemenin tahsili talep edilmiştir.

Davalı vekili cevabında; fazla ödeme yapılmasında davalının kusurunun bulunmadığını beyan etmiş, zamanaşımı def’inde bulunmuştur.

Mahkemece; 22.11.2012 tarihli ilk kararında, davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş, davacı vekilinin temyizi üzerine, Dairemizin 15.05.2013 tarih, 2013/6823 Esas -8168 Karar sayılı ilamı ile; “S.. B..; uzman hekimleri, sözleşme yaparak ve görevlendirme yoluyla, aile hekimi olarak çalıştırmaya yetkilidir. O halde, uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşturulması için; davalı aile hekiminin, mevcut kadrosunda sözleşmeli olarak mı, yoksa görevlendirme ile mi çalışmakta olduğunun belirlenmesi gerekmektedir. Ne var ki, mahkemece; bu yönde araştırma yapılmadan eksik inceleme ile hüküm tesis edilmiştir.

Hal böyle olunca, mahkemece; öncelikle davalı aile hekiminin, davaya konu edilen fazla ödemenin yapıldığı dönemde sözleşmeli olarak mı, yoksa görevlendirme ile hizmet verdiğinin açıklığa kavuşturulması, ondan sonra borcun kaynağının sözleşme mi yoksa sebepsiz zenginleşme mi olduğunun ve buna bağlı olarak zamanaşımı süresinin ve başlangıcının belirlenmesi, hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken; eksik inceleme ile davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı görülmüş, bu husus bozmayı gerektirmiştir” gerekçesi ile bozma karar verilmiş, mahkemece; bozma ilamına uyulmasından sonra 24.06.2014 tarihli 2. kararında davanın sebepsiz zenginleşme hukuksal nedenine dayalı olduğu belirtilerek, zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmiş, hükmü davacı vekili temyiz etmiştir.

Dosya kapsamından, davalının ebe olarak çalıştığı Aile Hekimliğinde, Merkezi Nüfus İşletim Sisteminde (MERNİS) de ölü olan kayıtların silinmemesi nedeniyle sağlık elemanlarına yapılan fazla ödemelerin 15.09.2005 – 28.02.2009 dönem için 1.934 TL asıl, 608 TL faiz olmak üzere 2.542,94 TL’nin davalıdan tahsili talep edilmiş, bilirkişi raporunda 884.62 TL anapara, 402.99 TL faiz olmak üzere davalıya 1.287.61 TL fazla ödeme yapıldığı açıklanmıştır.
Düzce Valiliği Halk Sağlığı Müdürlüğü’nün 28.11.2013 tarihli yazısı ile davalı …. Ü.. A..’un 15.02.2007 tarihinden itibaren “ sözleşmeli” ailesağlığı elemanı olarak halen görev yaptığı belirtilmiş ve buna ilişkin davalı ile davacı kurum arasında düzenlenen ve her yıl yenilenen 15.02.2007 – 01.01.2008 – 01.01.2009 -01.08.2009 tarihli sözleşme örnekleri ibraz edilmiştir.

Bu durumda, davacı ile davalı arasında sözleşme ilişkisi bulunduğu anlaşıldığına göre sözleşmeden doğan bir hukuki ilişkinin bulunduğu hallerde taraflar sebepsiz zenginleşmeye dayanan bir talepde bulunamazlar. HGK.’nın 13.06.2007 tarih, 2007/18-330 E- 350 K.sayılı kararı ile, sözleşme niteliğindeki yüklenme senedinden kaynaklanan uyuşmazlıkta fazla ödenen paranın geri alınmasının sözleşme hükümleri çerçevesinde çözümlenmesi gerektiği kabul edilmiştir. Nitekim, aynı nitelikte olan emsal Düzce 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne ait kararlarında da yüklenme senetlerinin sözleşme niteliğinde olduğu kabul edilmiştir.

Taraflar arasındaki hukuki ilişkinin sözleşmeden kaynaklandığına ve TBK.’nın 146. (BK 125.) maddesi gereğince zamanaşımı süresinin 10 yıl olduğu, davada zamanaşımı süresinin dolmadığı anlaşıldığına göre, mahkemece; davanın esası hakkında inceleme yapılarak ve taraflardan delilleri sorularak oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 17.02.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

3. HD 2013/5979 E., 2013/7868 K., 13.05.2013

T.C. YARGITAY
3.Hukuk Dairesi
Esas:  2013/5979
Karar: 2013/7868
Karar Tarihi: 13.05.2013

-Aile Hekimine Fazla Yapılan Ödemenin Tahsili
-Sebepsiz Zenginleşme/Sözleşmeden Kaynaklanan Sorumluluk
-Zaman aşımı

Özet: Davacı Sağlık Bakanlığı Merkezi Nüfus İşletim Sisteminde ölü olduğu halde Aile Hekimliği Bilgi Sisteminden silinmemiş ölü kayıtlar nedeniyle aile hekimlerine ve aile sağlığı elemanlarına mevzuatta öngörülmediği halde ödeme yapılması nedeniyle kamunun zararına sebebiyet verildiğinin tespit edildiğini ileri sürerek aile hekimi olan davalıdan fazla yapılan ödemenin tahsilini talep etmiştir.
Sağlık Bakanlığı; uzman hekim ve hekimleri, sözleşme yaparak veya görevlendirme yoluyla aile hekiminin davaya konu edilen dönemde sözleşmeli olarak mı, görevlendirme ile mi hizmet verdiği açıklığa kavuşturulmalı, ondan sonra borcun kaynağının sözleşmeye mi yoksa sebepsiz zenginleşmeye mi dayalı olduğu ve buna bağlı olarak zaman aşımı süresi ile başlangıcı belirlenerek ulaşılacak sonuca göre bir karar verilmelidir.

(6098 S. K. m. 66) (YHGK. 09.02.2005 T. 2005/11-20 E. 2005/34 K.) (YHGK. 17.02.2010 T. 2010/13-93 E. 2010/88 K.) (YHGK.  15.12.2010 T. 2010/13-618 E. 2010/668 K.)

Dava ve Karar: Taraflar arasında görülen alacak davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Davacı vekili dilekçesinde; Valilik makamının 24.02.2009 tarih ve 2373 sayılı olurlarına istinaden kurulan inceleme komisyonunun 07.10.2010 tarihli raporunda, 15.09.2005 ila 28.02.2009 tarihleri arasında Merkezi Nüfus İşletim Sisteminde (MERNİS) ölü olduğu halde Aile Hekimliği Bilgi Sisteminden (AHBS) silinmemiş ölü kayıtlar nedeniyle aile hekimlerine ve aile sağlığı elemanlarına mevzuatta öngörülmediği halde ödeme yapıldığı, bunun da kamu zararına sebebiyet verdiğinin tespit edildiğini ileri sürerek; aile hekimi olarak görev yapan davalıdan, fazla olarak ödenen 3.529,02 TL asıl alacak ve 1.050,97 TL faiz olmak üzere toplam 4.579,99 TL’nin faiz hesabının yapıldığı 30.11.2010 tarihinden itibaren asıl alacağa işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili cevap dilekçesinde; dava dilekçesinde yer alan iddialar dikkate alındığında davacının talebinin davalının görevini gereği gibi yerine getirmemek suretiyle sebep olduğu zararın tazminine yönelik olduğunun anlaşıldığını, haksız fiilden kaynaklanan tazminat taleplerinde zaman aşımı süresinin, zararın ve failin öğrenilmesinden itibaren bir yıl olup davacının gerek faili ve gerekse zararı 07.10.2010 tarihinde öğrendiğini, buna göre davanın zaman aşımı nedeniyle reddedilmesi gerektiğini, öte yandan davanın sebepsiz zenginleşmeye dayalı iade talebinden ibaret olduğunun kabulü halinde ise BK.nın 66. maddesindeki düzenleme karşısında, iade talep eden tarafından iadeyi talep etmeye hakkı olduğunu öğrendiği tarihten itibaren bir yıllık süre içerisinde açılmadığı anlaşılan davanın yine zaman aşımı nedeniyle redde mahkum olduğunu, ayrıca fazla yapıldığı iddia edilen ödemede müvekkilinin herhangi bir kusurunun bulunmadığını, zira Aile Hekimliği Bilgi Sistemi ve kullanılan programda başlangıçta aile hekimleri için kapalı tutulan ölü kişiyi silme butonunun ancak 2008 yılının sonlarında aktif hale getirildiğini savunarak; davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece; sebepsiz zenginleşmeden kaynaklanan alacak davalarının BK.nın 66. maddesi uyarınca bir yıllık zamanaşımı süresi içerisinde açılması gerektiği, bir yıllık sürenin ise davacı kamu idaresinin alacakta haklı olduğunu öğrendiği 07.10.2010 tarihli tazmin raporu ile başladığı, sebepsiz zenginleşmeye dayalı bu davanın ise bir yıllık sürenin geçmesinden sonra 22.05.2012 tarihinde açıldığı gerekçe gösterilerek; davanın zamanaşımı nedeni ile reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlık, aile hekimi olan davalıya fazladan yapıldığı ileri sürülen ödemenin istirdadı istemine ilişkindir.

Bilindiği üzere, borç ilişkilerini düzenleyen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda (ve mülga 818 sayılı Borçlar Kanununda) borcun kaynakları; sözleşme, haksız fiil ve sebepsiz zenginleşme olarak gösterilmiştir.

Yerel mahkeme, temyize konu edilen kararında, davanın sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre çözümlenmesi ve zaman aşımı süre ve başlangıcının buna göre belirlenmesi gerektiğini kabul etmiştir.

Bu bağlamda öncelikle, sebepsiz zenginleşme kavramı ve hukuki işlemlerden doğan borçlardan farkının açıklanmasında yarar vardır.

Sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için; bir taraf zenginleşirken diğerinin fakirleşmesi, zenginleşme ve fakirleşme arasında uygun nedensellik bağının bulunması ve zenginleşmenin hukuken geçerli bir nedene dayalı olmaması gerekir.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun konuya ilişkin 77 ve devamı maddelerindeki düzenlemelere göre, sebepsiz zenginleşme; geçerli olmayan veya tahakkuk etmemiş yahut varlığı sona ermiş bir nedene ya da borçlu olunmayan şeyin hataen verilmesine dayalı olarak gerçekleşebilir.

Sebepsiz zenginleşme bunlardan hangisi yoluyla gerçekleşmiş olursa olsun, sebepsiz zenginleşen, aleyhine zenginleştiği tarafa karşı, geri verme borcu altındadır.

Öte yandan, hukuki işlemin borç doğurmasının nedeni irade açıklamasıdır. Sebepsiz zenginleşmenin borç doğurmasının nedeni ise, tam aksine, kişinin iradesi dışında malvarlığında bir eksilmenin meydana gelmesidir.

Bunun sonucu olarak, taraflar arasında malvarlıkları arasındaki değişim bir sözleşmeye, yani tarafların açıkladıkları iradeye dayanırsa, sebepsizlikten ve dolayısıyla sebepsiz zenginleşmeden söz edilemez.

Hukuki işlemlerden ve bunun en yaygın türü olan sözleşmeden doğan borçlarda, borçlunun borcunu anlaşmaya uygun olarak yerine getirmesi gerekir. Borçlu anlaşmaya uygun hareket etmezse, alacaklı borca aykırılık hükümlerini işletir ve mümkün ise borcun aynen ifasını, değilse doğan zararının giderilmesini talep eder. Sebepsiz zenginleşmede ise, sadece malvarlığındaki eksilmenin giderilmesinin talep edilmesi söz konusudur.

Bütün bu açıklamalara göre, sebepsiz zenginleşme alacaklıya, ikinci derecede (tali nitelikte) bir dava hakkı temin eder. Malvarlığındaki azalmanın başka asli nitelikteki davalarla önlenmesi mümkün ise, sebepsiz zenginleşme davası gündeme gelemez.

Aynı ilkenin bir sonucu olarak, sözleşmeden doğan bir hukuki ilişkinin bulunduğu hallerde tarafların sebepsiz zenginleşmeye dayanan bir talepte bulunması olanaklı değildir.

Yukarıda değinilen ilkeler, Hukuk Genel Kurulu’nun 13.06.2007 gün ve E:2007/18-330, K:350 sayılı kararında da benimsenmiş olup, sözleşme niteliğindeki yüklenme senedinden kaynaklanan uyuşmazlıkta, fazla ödenen paranın geri alınmasının sözleşme hükümleri çerçevesinde çözümlenmesi gerektiği kabul edilmiştir.

Nitekim, Hukuk Genel Kurulu’nun 06.01.1968 gün ve E:1966/T-1728 K:6 sayılı kararında da, feshedildiği ileri sürülen bir sözleşmeden kaynaklanan uyuşmazlığın, sözleşme hükümleri çerçevesinde çözümlenmesi ve zamanaşımının da buna göre belirlenmesi gerektiği kabul edilmiştir (Aynı yöndeki diğer kararlar için bakınız: Hukuk Genel Kurulu’nun 09.02.2005 gün ve E:2005/11-20, K:2005/34; 17.02.2010 gün ve E:2010/13-93, K:2010/88; 15.12.2010 gün ve E:2010/13-618, K:2010/668 sayılı ilamları).

Bu açıklamalardan sonra aile hekimliği ile ilgili yasal düzenlemenin irdelenmesinde yarar vardır:

Aile hekimliği uygulamasına geçiş süreci esaslarını belirleyen ve 09.12.2004 tarih ve 25665 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Aile Hekimliği Kanunu’nun “Personelin Statüsü ve Mali Haklar” başlıklı 3. maddesi; “Sağlık Bakanlığı; Bakanlık veya diğer kamu kurum veya kuruluşları personeli olan uzman tabip, tabip ve aile sağlığı elemanı olarak çalıştırılacak sağlık personelini, kendilerinin talebi ve kuramlarının veya Bakanlığın muvafakati üzerine, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile diğer kanunların sözleşmeli personel çalıştırılması hakkındaki hükümlerine bağlı olmaksızın, sözleşmeli olarak çalıştırmaya veya bu nitelikteki Bakanlık personelini aile hekimliği uygulamaları için görevlendirmeye veya aile hekimliği uzmanlık eğitimi veren kurumlarla sözleşme yapmaya yetkilidir.
Aile sağlığı elemanları, aile hekimi tarafından belirlenen ve Sağlık Bakanlığı tarafından uygun görülen, kuramlarınca da muvafakati verilen Bakanlık veya diğer kamu kurum ve kuruluşları personeli arasından seçilir ve bunlar sözleşmeli olarak çalıştırılır. Bu suretle eleman temin edilememesi halinde, Sağlık Bakanlığı, personelini bu hizmetler için görevlendirebilir.” hükümlerini ihtiva etmektedir.

Görüldüğü üzere, Sağlık Bakanlığı; uzman hekim ve hekimleri, sözleşme yaparak veya görevlendirme yoluyla aile hekimi olarak çalıştırmaya yetkilidir.

Şu durumda, uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşturulması için; davalı aile hekiminin, mevcut kadrosunda sözleşmeli olarak mı, yoksa görevlendirme ile çalışmakta olduğunun belirlenmesi gerekmektedir. Ne var ki, mahkemece; bu yönde bir araştırma yapılmadan davanın esası hakkında hüküm tesis edilme yoluna gidilmiştir.

Hal böyle olunca, mahkemece; öncelikle davalı aile hekiminin, davaya konu edilen dönemde sözleşmeli olarak mı, yoksa görevlendirme ile hizmet verdiğinin açıklığa kavuşturulması, ondan sonra borcun kaynağının sözleşmeye mi yoksa sebepsiz zenginleşmeye mi dayalı olduğunun ve buna bağlı olarak zaman aşımı süresinin ve başlangıcının belirlenmesi suretiyle ulaşılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken; eksik inceleme ile davanın zaman aşımı nedeniyle reddine karar verilmiş olması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç: Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, 13.05.2013 tarihinde oybirliği ile karar verildi.